http://www.mehmetsokmen.tv/videolar/ Gazipaşa Aydıncık Atakent Silifke Mersin Arasında Yolların Dili - Mehmet SÖKMEN Tv - Video Prodüksiyon - Antalya
html5 video by ThunderSoft
ANASAYFA VİDEOLAR ANKETLER RSS KAYNAĞI İLETİŞİM

HABER ARA


Gelişmiş Arama

BU KANALI DESTEKLE

Gazipaşa Aydıncık Atakent Silifke Mersin Arasında Yolların Dili

Gazipaşa Aydıncık Atakent Silifke Mersin Arasında Yolların Dili

Tarih 08 Nisan 2021, 19:48 Editör Mehmet SÖKMEN

Bir düşünün geçmişe doğru hayal edin! Burada yol ağı yokken ulaşım nasıl olmuş, ne kadar zaman sürmüş, vahşi doğa koşullarına nasıl dayanılabilmiş insanoğlu?

ISBN 978-605-88104-0-2
Gazipaşa Aydıncık Atakent Silifke Mersin Arasında Yolların Dili 
Adana Hatay Payas İskenderun Dörtyol Otoban Ağı Yol Dilinde Anadolu’nun Saklı Gerçek Hikayeli Tarihi 
Bir düşünün geçmişe doğru hayal edin! Burada yol ağı yokken ulaşım nasıl olmuş, ne kadar zaman sürmüş, vahşi doğa koşullarına nasıl dayanılabilmiş insanoğlu?
Anadolu tarihi, tarih Anadolu’yu yazmıştır. Oluşumundan bu yana tarihin, uygarlıkların, mirasların, serüvenlerin, geçmişte büyük üst yırtıcı hayvanların hayat bulduğu yarımadasıdır. 
Anadolu geçmişten bugüne yolların hikayelerine kaynaklık eder, nice yol hikayelerinin hüzün ve acısını taşır. Genetik tarihinin kalbidir, kayıp dillerin ve kültürlerin beşiğidir. 
Anadolu yarımadası Göz açıp kapayıncaya kadar geçen insan hayatının, ne yazık ki tabiattaki pek çok değişime, gelişime şahit olamadığının başka bir kimliğine sahiptir. İpek yolu kültür mirası da buna dahil.
Bu yarımada nice savaşların zorlu göçlerin yaşandığı yerdir, sadece coğrafi bir konum değildir. Bir üst kültür, bir medeniyet üssüdür, bir kavuşum noktasıdır. Vee bu toprak, gücünü ve derinliğini coğrafyasından alan en son olarak Selçuklu ve Osmanlıyla ev sahipliği yapmış, şimdi bizler bu güzel coğrafyada yaşayan en ayrıcalıklı insanlarız. Ama hızla bu coğrafyanın dengelerini bozuyoruz! 
Bu yaşlı yarımada sofralarımıza misafir olan öylesine içli dışlı olduğumuz gıda ürünlerinin kaynağı ve doğanın en güzel yaratıcı gücüne sahiptir. 
Anadolu yarımadası; yerkürenin meydana gelişinin 5 milyar yıl, hava ve suya kavuşarak üzerinde yaşanılacak hale gelişi ise 4 milyar yıl önceye denk gelen aynı sahasıdır. İlk insanın türeyişi 14 milyon yıl öncesine giderken, bugünkü gelişmiş insan ırkı ise 50 bin yıllık bir tarihe yine Anadolu’ya kadar dayanmaktadır. 
Her tarafı canlı tarih olan bu yarımada da; ateşi bulan insanoğlu, etin lezzetini arttırdıktan sonra yeni tatlar arama ve beslenme adına, belki hayvanları da taklit ederek bitkiler dünyasına adım atması, oldukça uzun zamanlar öncesine dayanmaktadır. 
Bu sahada insanlığın yerleşik hayata geçmesi ve hayvanları ehlileştirip, bitkileri kültüre alma çabası çok daha yeni bir döneme, ancak binlerle ifade edilen kısa bir zaman dilimine denk düşüyor. 
Arkeolojik araştırmalar verilerine göre; tarımsal faaliyetlerin geçmişi, günümüzden 10 bin yıl öncesine kadar uzanmaktadır. Fırat ve Dicle havzasındaki bereketli topraklar, ilk çiftçilik yaşamının başladığı yerlerdir. 
Anadolu yarımadasında avcılıkla geçinen ilk insanlardan bu yana, zaman içerisinde çeşitlenen beslenme biçimlerine bitkiler de katılmış, tahıllardan sebze ve meyvelere uzanan bir bitki zenginliği insanoğlunun kullanımına açılmıştır. Artan nüfus ve doğadaki değişiklikler de yerleşik tarıma geçişi hızlandıran zorunluluklar olmuştur. 
Tarih; Anadolu'nun tamamıdır. Her bölgesinde bulunan oldukça eski yerleşim yeri kalıntılarından elde edilen bulgular, günümüze kadar bozulmadan gelen birçok bitki tohumunun varlığından, yöre insanlarının tarımsal faaliyetlerini ve beslenme biçimlerini bizlere aktaran en önemli kanıtlardır. 
Güneydoğu Anadolu'daki Çayönü kalıntılarında, bazı yabani buğday formlarına ait tohum örneklerine rastlanılmıştır. Aynı zamanda ilk kültüre alınan bitki grubu olan tahıllar için de Anadolu bir gen merkezidir. Başlangıçta taneler çiğ olarak yenmiş ya da hamur haline getirilen tahıllar, kızgın taşların üstünde pişirilerek ekmek yapılırmış. 
Yabancı araştırmacıların da fikir birliği içinde oldukları; buğday, arpa, yonca, soğan, sarımsak, üzüm, lahana, havuç, bezelye ve armut gibi bitkilerin anavatanı gerçekten de Anadolu'dur. Kıymetini bir türlü bilemesek ve hakkını tam anlamıyla veremesek bile, koca yerküre üzerinde yaşamaya uygun böylesine zenginliklerle dolu bir toprak parçası da çok fazla sayıda değildir. 
Büyük bir kısmını kesip yakarak yok ettiğimiz ormanlarımızın azalışına rağmen; Amerika, Afrika ve Avustralya kıtaları gibi çok büyük yüzölçümlerine sahip kara parçalarıyla kıyaslanabilecek zenginlikteki bitki çeşitliliğine sahip bir coğrafyada yaşadığımızın daha fazla bilincine varmamız gerekiyor aslında. 
Türkiye, tüm Avrupa kıtası toplamı kadar bitki türüne ev sahipliği yapmakta ve sadece bir ülkeye ya da bir bölgeye has türler anlamında kullanılan endemik bitki türleri bakımından da Avrupa kıtası toplamından daha fazla olup yaklaşık 3 000 tür bitki türüne sahiptir. Bu veriler elimizin altındaki toprakların değerini daha iyi anlatmaya yeter.
Anadolu yarımadasında tarihi süreçte tarımsal faaliyetlere girişen insanoğlu, öncelikle sığır, köpek ve koyunu evcilleştirmiş, aynı dönemde buğday, arpa, pamuk ve mısır gibi ürünleri yabani hayattan kurtarıp düzenli biçimde ekerek kültüre almıştır. Yerküre üzerinde doğal olarak yetişen yüz binlerce bitki türünden 3 bin kadarı insanlarca tercih edilmiş ve bunlardan da ancak 150 bitki türü yoğun olarak ekilip biçilmiştir. 
Önemli bitki türlerinin Türkiye ülkesine giriş dönemleri ve yayılışlarıyla ilgili araştırmalarda, insanı şaşırtan gerçeklerle karşılaşmak mümkün. Tahıllar insanoğlunun ilk göz ağrısı bitki türleri olmuş. Türkiye’ye ait ilk istatistiklerde de bu durum açıkça görülmektedir. 1927 yılı rakamlarına göre; 4,3 milyon hektarlık ekim alanlarının % 90'ı tahıllardan oluşmaktaydı.
Tahıllar içinde de başı arpa çekmiş. Anadolu'nun en eski kültür bitkisi olan arpa, Ön Asya, Mısır ve Türkmenistan için de oldukça eski bir tarihi geçmişe sahiptir. Sonra buğday kültüre alınmış ve besinlerin kralı olarak ekmek üretiminde kullanılmaya başlandığından bu yana da tacını ve önemini hiçbir ürüne terk etmemiştir. 
Bugün için bile, vazgeçilmezler listesinin ilk sırasında yer alan buğday bitkisinin Anadolu, Suriye ve İran'ı içine alan bölgede ilk kez ortaya çıktığı, Anadolu'nun doğusunda doğal olarak yetişen bir çok yabani buğday formlarının tespit edilişi, bu coğrafyanın buğdayın gen merkezi olduğuna dair kesin bir delil oluşturmaktadır. 
Bölgedeki arkeolojik kazılarda, M.Ö: 4000-5000 yıllarına ait olduğu belirtilen buğday tanesi kalıntılarına rastlanılması, buğday tarımının geçmişi hakkında iyi bir fikir vermektedir. 1927 yılı tarım sayımında 2,2 milyon hektarlık ekim alanından 1,3 milyon ton buğday üretildiği belirlenmişken, günümüzde 9 milyon hektarı aşan bir ekim alanından 1.820 milyon tonluk üretim söz konusudur.
Anadolu yarımadası 4 bin yıl önce bir Anadolu kadını Kulsia’nın eski Anadolu’da kadın haklarının merkezidir. Türk Tarih Kurumunun destekleri ile ilk sistematik kazıların 1948 yılında Prof. Dr. Tahsin Özgüç tarafından başlatıldığı Kültepe, adeta kadim Anadolu’nun hafızası niteliğinde bir yerleşimdir. 
Anadolu yarımadası tarih fışkırır hep; Kültepe’den şimdiye kadar 23.000’in üzerinde çivi yazılı kil tablet ele geçmiş ve bu tabletlerin önemli bir kısmı evlenme, boşanma, miras hukuku gibi konuları içeriyor. Tabletlerde yaklaşık 4 bin yıl önce Anadolu’da evlenen yerli bir çiftlerin evlilik törenleri, ayrıca iki yerli ve bir Asurlu kişinin tanıklıkları mevcuttur. 
Bu topraklarda Koca Saparashna ve Karı Kulsia evlilik anlaşmasına göre eşit haklara sahiptir. Çift zenginleşme veya fakirleşme durumunda aynı haklara tabi olacaktır. Bir boşanma ihtimali durumunda çiftin mülkü olarak kabul edilen ev, karı ve koca arasında eşit paylaştırılacaktır. 
Tarihçilerin seslendirdiği tabletin tam tercümesine göre: “Hanu’nun mührü, Inar’ın mührü, Aşur-malik’in mührü, Saparashna’nın mührü, Kulsia’nın mührü. Saparashna Kulsia ile evlendi. Ev her ikisinin olup fakirleşirler veya zenginleşirler ise her ikisine aittir. Ve eğer Saparashna eşi Kulsia’yı boşarsa evi her ikisi bölüşecektir. Öldükleri zaman evi Histahşuşar ve Peruwa alacaktır”. 
Anadolu yarımadası akıl ve bilim genleriyle üzerinde yaşayanları biçimlendirmiştir. Taa ki kötü genlere sahip barbar ve yobaz Arapların yeryüzünü istilasına kadar! Kültepe kazılarının kazı başkanı Prof. Dr. Fikri Kulakoğlu, Asurolog Hakan Erol ve Murat Çayır; Kültepe tabletlerine göre Anadolu’da 4 bin yıl önceki kadın haklarını özetlerken; Tabletlerde ikinci bir eş almanın yasak olduğu, alındığı takdirde de erkeklerin para cezasına çarptırılacağı bilgisi yer alıyor.
Belgelerde, boşanma durumunda her iki tarafın da hukuki hakları olduğu bilgisi yer alıyor. Boşanma sonrası tarafların din veya ırk fark etmeden gönlü kimi isterse onunla evlenebileceği, herhangi bir kısıtlamanın olmadığı belirtiliyor.
Tabletlerde yer alan boşanma belgelerinde mal paylaşımı, miras ve nafaka konularına değiniliyor. Evli bir çiftin boşanması durumunda, evin her ikisinin olduğu, öldükleri zaman evlerinin çocuklarına kalacağı gibi bilgiler bulunuyor.
Günümüzde de boşanmaların en önemli sorunları arasında gösterilen nafaka, o yıllarda hukuk çerçevesinde işleniyor. Eşlerinden boşanan kadınların ileride geçim sorunu yaşamaması için nafaka aldığı bilgisi tabletlerde yer alıyor.
Bir çiftin boşanma belgesinde, erkeğin kadına ekonomik yardım sağlayacağı sözünün verilmesi, kadın erkek eşitliğinin o yıllarda da varlığını gösteriyor. Kulağa ne kadar hoş geliyor, değil mi? 
Günümüzde Anadolu’nun bazı yörelerinde halen yaygın olan, kocası ölen kadının kayınpederi veya kayınbiraderi ile evlendirilmesi geleneğinin o yıllarda var olduğuna dair hiçbir iz olmaması ise eski Anadolu’nun hukuksal gücünü ortaya koyuyor.
Miras konusunda ise, çocukların anne ve babalarına bakma yükümlülüğü olduğu ve mirasın anca anne ve baba öldükten sonra paylaşılabileceği bilgileri yer alıyor. Miras yüzünden çıkan kardeş kavgalarıyla ilgili hukuksal düzenlemeler mahkemeye taşınıyor. Durum, o dönemin hukuksal gücünü ortaya koyuyor.
Ana Tanrıça Kibele’nin vatanı Anadolu, binlerce yıl önce o günkü dünyanın eşitlik ve adalet sembolü haline gelmişti; bu güzellikler binlerce yıl sonra bizler tarafından da sürdürülebilsin dileklerimiz olsa da akıl ve bilimden nasibini almamış cahil siyasetçilerin ele geçirdiği Anadolu yarımadası ne yazık ki üzerinde yaşayan tüm canlıları yok edecektir.
Anadolu yarımadası çok sayıda kayıp dilleri barındırır, döneminde konuşulan ancak şimdilerde yok olan! Gün gelecek bugün konuştuğumuz diller de unutulacak. Hiç düşündünüz mü sizden binlerce yıl önce bugün üzerinde yürüdüğünüz topraklarda başka dillerin konuşuluyor olduğunu!!!
Anadolu yarımadasında sözler hep nesilden nesile uçsa da yazı hep baki kalmıştır. Anadolu’da günümüzden binlerce yıl önce yaşamış yüzlerce dil vardı. Avcı-toplayıcı olarak Anadolu’ya gelen, kalan ya da yol alıp başka topraklara giden her insan mutlaka iletişim için bir dil kullanmıştır. 
Anadolu ilk kez yazı ile tanışma süreci yazının ilk ortaya çıkışı ve yaklaşık olarak günümüzden 4000 yıl önce Anadolu’ya Kültepe/Kaneş Asurlu tüccarlar aracılığı ile gelişine kadar yazı bilinmiyordu. Yazının ticaret ağı ile Anadolu’ya gelişi, binlerce yıllık bilgininde kaybolmadan kaydedilmesine yol açmıştır.
Anadolu yarımadasında yazılı diller hep gelişim sürecinde olmuştur.
Sonrasında ise Anadolu’da farklı bölgelerde yaşayan halklar kendi yazı sistemi geliştirmiş ve bu sistem başka dillere kök salmıştır. Hititçe, Likce, Hurrice, Urartuca, Luvice ve Karca gibi çözülebilen dillerin yanında hala tam olarak çözülemeyen diller de  tarihsel olarak Anadolu’nun kayıp dilleri  içerisinde büyük bir gizem oluşturuyor.
Diller zamanla onu kullanan halkın yok olması ile yok oluyor,  eğer o dili kullanan halk ya da yönetici kesim dili yazıya aktarmayı başarmışsa, dilin anlattıkları geleceğe kalıyor. Hititler bize ne çok şey bırakmışlar, ya da şanssız Frigler hala çözülememiş dilleri ile hikayelerini anlatabilmiş değiller.
Anadolu yarımadası için neden bir hayali de olsa kurgu yapmayalım ki; Yıl MS 3550 olsun! Bilim adamları eski uygarlıkları araştırmak ve onlara ait izleri bulmak adına arkeolojik bir kazı alanında bulunmaya başlamış. Uzun süren uğraşlar sonucunda bulunan uygarlık kalıntıları(!) kazı raporlarına; “Büyük bir yangın sonrası arta kalan bir evde, döneme ait 25 adet cep telefonu 12 tablet bilgisayar kalıntısı bulundu. Ne talihsizlik ki geçen 1500 yıllık evrede metal oksitlenmesi sonucu tamamen kullanılamaz durumda. 
Bu cihazların, yaklaşık olarak 1200 yıl önce binlerce kitabı içine alan dijital kütüphaneler olduğunu düşünüyoruz. Fakat toprak altında geçen 1200 yıllık süreç, bu dijital kütüphaneyi de kullanılamaz hale getirmiş. Dolayısıyla o dönem insanının kullandığı yazıya ve kültüre ulaşamıyoruz.”                                                        
Bu kurgu cümleleri bir bilim kurgu gibi gelse de gerçek olabilir mi? Dünyamıza bir gök taşı çarpsa. İnsanlık yok olsa, yıllar sonra burada acaba eski bir uygarlık var mı? diye sorusuna yanıt arayanlar ne bulacaklar? Belki koskoca bir hiç! Oysa bugün, 2018 yılında binlerce yıl önce kilden yapılmış Hitit tabletlerini ya da mermer bloklara yazılmış antik metinleri okuyabiliyor ve o döneme ait hemen hemen her şeyi öğrenebiliyoruz. Muhteşem değil mi sizce?
Sanayi Devrimi sonrası modern dünyayı tanımlayan en genel geçer kültür, bilişim teknolojisidir. Elektriğe enerjisine dayalı bir kültür sistemidir. Televizyon, radyo, bilgisayar, cep telefonları ve her türlü teknolojik alet, yaşadığımız dünyanın kültürünü temsil etmesine rağmen kalıcı değil. Gelişen dünyada kültür olarak tanımladığımız her şey; gazete, kitap, kütüphane, bilgi ve dokümantasyon dijitalleştikçe, yaşadığımız dünya gelecek binyıllarda tanımlanamayabilir veya kayıp bir çağ olarak düşünülebilir.
Anadolu Yarımadası aslında geçmiş bin yılın ve gelecek bin yılların mektupları neden olmasın ki? Bu görüntülerimiz eğer baki kalırsa günümüz modern dünyasında kullandığımız genel geçer kültür üzerinden bir kalıcılık oluşturabilir. Kronolojik olarak insanlık tarihi; Hitit, Frig, Hellenistik, Roma, Bizans ve Osmanlı gibi tarihi dönemlere bölünmüştür. 
Anadolu Yarımadasında dönemler tarihsel anlamda dönemi oluşturan üretim araçlarından taş ve metal, kültür-sanatta heykel ya da mimari ve ekonomik-politik yapı da ise sikke darbı. Ancak bu üç temayı da tam olarak anlamak yazınsal kaynaklarla sağlanır. Kültür ve sanat bazen taşla yapılabilen bir eser, bazen de duvara boyanan bir resim olabilir. Fakat büyük yıkımlar doğadaki her şeyi zamanla yok eder. Maden bozulabilir, tekstil ve ahşap çürüyebilir. Bu nedenle bir uygarlığı anlamanın en iyi yöntemi, o toplumdan bozulmadan kalabilen organik üretim malzemeleridir. Bu bağlamda taşa kazınmış bir yazı kalıcıdır. 
Anadolu’nun kayıp dilleri, kayıptan öte, ölü dilleri anlatıyor olsa gerek. Tek şans bu ölü dillerin büyük bir kısmının çözülmüş olmasıdır. Dil yoksa halk da yoktur denebilir. Kaşkalar, İskitler, Trakyalılar, Kimmerler ve daha birçoğu, Anadolu’da uzun süre yaşadılar. Bugün sadece isimleri bilinen bu halklara ilişkin yazılı herhangi bir bilgi olmadığı için onların tarihleri başka medeniyetlere ait yazılı belgelerden öğrenilebiliyor. 
Anadolu, kendisine bir şey bırakmayan uygarlıkları zaman içerisinde elimine ederek yok saymıştır. Bu nedenlerle onlar da zamanla yok olmuştur.
Horasan’dan Anadolu’ya nice yol hikayesi vardır! Biz Hala Biziz Aslında! Kâşgarlı Mahmûd, Divânü Lügâti’t Türk’te, günümüzde "il gider töre kalır" biçiminde söylenen bir nasihatte bulunur: Ülke terk edilir, ama töre terk edilmez! 
11. yüzyılın henüz başlarında Kâşgar’da dünyaya gelen ve Orta Asya’dan Anadolu’ya kadar, Türklerin yaşadığı geniş coğrafyayı "il, il" dolaşan Kâşgarlı Mahmûd’un tespitinin altını dolduran sosyolojik ve psikolojik olguların göçler, savaşlar, çatışma, ayaklanma ve kıyımlarla oluştuğu dikkate alınmalıdır. 
Alınmalıdır ki bu nasihatın, vatanın kolay terk edilebilir olduğuna değil, milletin gittiği yeri vatan yapabilme kabiliyetine işaret ettiği anlaşılabilsin. Emevilerin Türk kıyımından ötürü üç asır boyunca karşı direndikleri İslam’ı, Horasan’da sufi dervişlerden dinledikleri gizemci yorumu temel alarak yaşamaya başlayan bu Türkmenlerin en belirgin özelliği, eski inançlarını bütünüyle terk etmemeleri, sosyal yaşantılarıyla uyumlu Türkçe bir inanç sistemi inşa etmeleri ve Anadolu’ya has bir kültür taşıyabilmiş olmalarıydı.
Anadolu yarımadası kırsal yerleşimler ve göçerlerin de ana vatanıdır.
Bir yaşam şekline karşı zamanın dayanılmaz arsızlığı burada yaşanır. Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerinde yaşayan göçerler, 1980 sonrasında, konar-göçer yerleşim alanlarından kopartılarak, yerleşik hayatın ayrıksı bir figürü olmaya zorlandılar. 
Anadolu yarımadasında göçerler, mevsimsel döngülere bağlı yaşamları, üretim-tüketim biçimleri, sözlü tarihleri, mekânsal yerleşimlerinin temsiliyetini sağlayan çadırları ile pastoral bir kültürün ortak değerlerini ve bilgilerini taşıyorlar. Doğal çevrede yerleşik sınırlar çizmeden ortak bellekle paylaşılan deneyimde yaşamayı benimseyen göçerler, bugün yaşadıkları bölgelerde yurtsuz bırakılmışlar, büyük tapu nitelikli kültürel değer yok edilmiştir. 
 Vahşi siyah adamlar sizin kanunlarınızı anlamıyor! Ülkede yaşayan her hayvan ve toprakta yetişen her işe yarayan kök, kamu malıdır. Bir siyah adamın malı, ancak üzerindeki örtü, silahları ve adıdır. Bu adam, hayvanların ve bitkilerin, bir adama daha çok, diğerine daha az ait olmasını anlayamaz.” 
Aborjin Nungar Kabilesi Şefi diyor ki; “Dünyanın üstünde konduk kalktık, özgür, tutsak, yenilmiş, yenmiş! Yüzyıllar geçti, parça parça bölündük, küçüldük, kara çadırlar soldu. Ulu dağlara, sulara, topraklara, ovalara, ülkelere ad verip damgamızı bastık. Anadolu’da karşımıza çıktı Kayseri dağı, Ağrı, Süphan, Nemrut, Binboğa, Cilo dağı. Vee adlarımızı verdik sulara, ovalara, dağlara. Anadolu’nun her karış toprağına bir ad bulduk, obamızın adını koyduk. Unutulmasın, bir ulu toprakta, soyumuz boy versin diye! Düşürdüler bizi tozlu yollara, aşırdılar bizi karlı dağlardan. Düşürdüler bizi halden hallere”. 
Anadolu yarımadasında Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerinin toplumsal, sosyo-kültürel ve yerleşimler düzeni üzerine fikir ve görüşlerini ortaya koyan bir kesim, bölgenin sosyo-politik yapısına egemen olan aşiret olgusunu tarihsel referanslarından soyutlayarak, sonuçlara kendi politik düzleminde bakmayı yeğlemiştir. 
Bölgede toplumsal örgütlenmenin en belirgin şekillerinden biri olan aşiretler, göçebe, yarı göçebe ve yerleşik olarak kendi içlerinde sınıflara ayrılmaktadır. Göçer aşiretler, geniş bir coğrafyada hızla hareket edebilme kabiliyetine sahip olmaları nedeniyle, yazları yüksek rakımlı yaylalara çıkar, kışları ise sıcak ve ovalık alanlara geri dönerek, hayvancılıkla yaşamlarını idame ederler. 
Anadolu yarımadasında Göçebeliği bir hayat tarzı olarak seçen topluluklar, mevsimlere bağlı mekânsal yaşam alanlarını belirleyen çadırlarda, tinsel, toplumsal ve fizyolojik düzeylerde beliren insani ihtiyaçlarını sorunsuz biçimde karşılayabilmişlerdir. 
Göçebeliğin kışlak ve yaylak denilen koyak arasında yerleşik olmayan mekânsal bir düzen oluşturması, hayvancılığa dayalı sosyo-ekonomik bir yapıyı belirlemiştir. Bu bağlamdaki göçebelik, toplumsal gelişimin ilk aşamalarında görülen ekonomik, politik ve kendine özgü bir yaşam düzeninin tezahürüdür. 
Göçebe toplulukların mekân ve kültürel ritüellerini belirleyen, mevsimden mevsime hayvan sürüleriyle birlikte yapılan göç döngüsü, sürdürülebilir hareketli bir yaşamın en özel yüzünü yansıtmaktadır. 
Göçerlik ile hayvan göçerliği arasındaki farklılık, geleneksel bir ayrımın ötesinde, mantıksal bir ayrımda ifadesini bulmaktadır. İlk ayrımda çiftlik hayvan yetiştiriciliği sınırlı bir alanda tanımlanırken, göçerlik tüm maddi gereçleriyle birlikte sürülerini yanına alarak, döngüsel bir mekân değişimini işaret etmektedir. Göçer topluluklar, yaşam biçimlerini ve mekânsal algılarını özgün kodlarla dışa vururlar. Doğal çevrede yaşamayı yerleşik bir hayata tercih etmişlerdir. 
Anadolu yarımadasında Toplumsal bir farklılığın renkleri olan göçerlerin yerleşim alanları, sosyo-politik değişimlerin gücüyle daralırken, yerel kimlikleri ve hayata tutunabilme nedenleri, egemen yerleşik nüfusun etkisiyle eriyip gitmektedir. Toprağa ve sabit bir konuta bağlı olmadan sürekli çadır hayatı yaşayan, üyeleri arasında güçlü bağları olan ve hayvancılıkla geçen yaşamlarıyla varlık nedenlerini ortaya koyan göçerler, toplumsal değişimin varabildiği noktada en acımasız yoksulluğun ve tükenmişliğin figürü olmuşlardır. 
Türkiye ülkesinde aşiret düzeni içinde göçer olarak yaşamlarını sürdüren topluluklar, yüksek rakımlı dağların eteklerinde, otlakları ve suyu bol olan vadilerde, yerleşik düzenden farklı bir kültürün izlerine sahipler. Bu insanlar yaz mevsiminde yüksek dağların yamaçlarını yerleşim alanı olarak seçerken, kış mevsimlerinde ise düşük rakımlı yerleri kendilerine kışlak alan olarak belirlerler. 
Eskiden kışlak ve yaylaklar arasındaki gidiş gelişlerde yol boyu veya uygun gördükleri alanlarda geçici olarak hedeflerine varıncaya kadar birçok yerde konan göçerler, bugün artık bu tür sorunları gelişen ulaşım araçları sayesinde aşmış durumdalar. 
Değişik yerlerdeki göçer çadır yaşamında kadın ve erkeğin iş gücü dikkate alınarak, cinsiyete dayalı bir mekânsal ayrımı görmek her zaman mümkündür. Erkeklerin kendilerine ayrılmış alanda bir araya gelmeleri ve ziyaretçilerle birlikte hoş vakitler geçirmeleri egemen erkek kültürü açısından büyük bir önem taşımaktadır. 
Anadolu yarımadasında bir yaşam kültürü ve toplumsal bellek göçerler, ayrıksı bir toplumsal yapıda kimlik bulan kültürleri ve doğayla örtüşen hareketli yaşamları, Mezopotamya ile Anadolu coğrafyasında, yerleşik algılarımızın dışında doğaya atfettikleri kutsiyet, kültürel arkeolojinin örüntülerini temsil etmektedirler. 
Türkiye ülkesindeki yerleşimlerin tarihsel döngülerini belirleyen olguları, prehistorya, antropoloji, etnoloji, etnografya veya folklorik disiplinler bağlamında romantik bir çalışma alanı olarak görmek ve de yerleşik hayatın dışında farklı bir toplumsal desene sahip olan göçerleri salt sosyoloji penceresinde okuma istemi, tarihsel gerçeklerin ortaya çıkmasına ket vurur durumdadır.
Anadolu yarımadasında Göçebeliğin doğal çevrede mekânsal manzumesini yaratan alışkanlıklar ile aşiret ve akrabalık ilişkilerinin belirlediği ortak kabuller, hayvan sürüleri ve kendi kültürel bellekleri için iklim ve coğrafik koşullarının her zaman göz önüne alınmasını zorunlu kılmaktadır. 
Göçer aşiretlerin geniş bir coğrafi alanda hareketli olmalarına karşın, sosyal ve çevresel iletişim ağları dış çevreyle hep sınırlı bir düzeyde kalmıştır. Bu da ortak yaşamda bir süreklilik, kültürel dışavurumda ise benimsenen değerlerin özgün kalmasını sağlamıştır. 
Göçerlik olgusunun, sosyal, ekonomik ve kültürel bağlamda topografya, iklim ve özellikle bitki örtüsü ile çok yakın bir ilişki içinde olduğu bilinmektedir. Sınırları genellikle belli bir coğrafi bölgeyle tanımlanan göçerler, hayvan sürülerini beslemek için yasal anlamda gerekli arazi ve mera mülkiyetine sahip değildirler. 
Göçerlerin mesken olarak barınmalarını sağlayan kıldan örülmüş çadırlar, bu yaşam kültürünün mekânsal boyuttaki temsiliyetini sağlar. Çadırların boyutları, mevsimlerin durumuna, aile ve hanenin genişliğine, yetiştirilen hayvan sayısına bağlı olarak değişebilmektedir. Kara kıl çadırların, asırlar öncesi toplumlar için kullanıldığı çadırlarla benzer olması, bölgenin tarihsel gerçekleriyle örtüşen bir durumdur. Dönemsel bazda Aşiret reisinin gücü altında çadırlarda idame edilen yaşam, onları dış baskılardan uzak tutarak, özgür bir yaşam sürmelerine fırsat vermiştir. 
Anadolu yarımadasında Göçer aşiretlerin kullandıkları çadırların büyüklüğü, ailenin statüsüne ve gelir düzeyine göre değişebilmektedir. Bazı çadırlar 3-5 insan barındırırken, bazı çadırlar 40-50 insan barındırabilmektedir. Örneğin, İran Kaşkai göçerlerinin çadır ölçüsünü belirleyen direk sayısının azlığı veya çokluğu, ailenin gelir düzeyini ifade etmekte ve toplumsal statü buna göre değişmektedir. 
Göçer çadırların mekânsal yerleşim düzeninde hem doğal hem toplumsal etmenler belirleyici olmaktadır. Yaylaktaki çadırlar, güneş koşullarından ötürü kuzey yönüne, kışlakta ise daha fazla ışık almak için güneye yönlendirilmektedir. Çadırların doğal mekân ortamındaki dizilişleri, topluluk içinde her ailenin toplumsal olarak ayrı ve eşit önemini vurgulamaktadır. 
Anadolu yarımadasında Doğu bölgelerindeki göçer durumundaki topluluklar 30-100 çadırdan oluşan ekonomik bireylerdir, kabilenin adı değişkendir ve o günkü ağanın adıyla anılmaktadır. Bu kabilelerde çok kez çadır birimlerini oluşturan parçalara ayrılırlar ve zaman içinde bağımsız kabileler durumuna gelebilmektedirler. 
Doğu ve güneydoğuda toplumsal dokunun belirleyici yapısını oluşturan ve içe kapanık göçer Kürtlerin kendilerine özgü bir yerleşim düzenleri vardır. Bu düzen kendi dışındaki başka bir düzenle karşı karşıya geldiği zaman içten içe çürümekte, toplum dengesini yitirmekte ve karışıklıklar ortaya çıkmaktadır. 
Yaşar Kemal, Ağrı Dağı Efsanesi adlı destansı romanında, Kürt aşiret düzenlerinin kendine özgülükleri olduğunu, bu düzenlerin başka düzenlerle karşı karşıya geldiği zaman nasıl yozlaştığını, yozlaşan düzenin de halkın büyük tepkisi ile nasıl karşılaştığını hüzünlü ve lirik bir dille ifade etmektedir. 
Anadolu yarımadasında göçerler ve doğaya kutsallık atfedilmiştir.
Tarihsel süreçte dışa kapalı bir yaşam dizgesi içerisinde yer alan göçer yerleşimlere yolculuk, her yıl bahar mevsimiyle birlikte tekrarlanan yeni bir hayatın başlangıcı olarak mistik şölenlere dönüşür. Göçerlerin dünyasında önemli bir simge olan dağlar ve yaylalar, temiz hava, tazelik, serinlik, akarsu ve bol otlak kavramlarıyla cennete göndermeler yaparak, bu toplumsal hayatın doğaya atfedilen farklılığını ortaya koyar. 
Göçer Yörük Türkmenleri’nin Tanrıya olan yakarışları ve yok edilen kültürlerinin serüveni, doğu bölgelerindeki göçerlerin suretinde farklı bir yansımayla ortaya çıkmıştır. Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerinde ortaya çıkan şiddet, terör ve toplumsal ayrışmayla birlikte devletin uygulamada sakınca görmediği yayla ve mera yasağı, son yıllarda göçer yaşam alanlarını ve onları birbirine kenetleyen kültürel belleklerini yok olmayla karşı karşıya bırakmıştır. 
Bölgede göçerlik yaşamının derin kültürel izlerini taşıyan Alikan, Beritan, Şavak gibi göçer toplulukların mevsimsel yerleşim alanları böylece yasaklı bölgelere dönüştürülmüştür.
Göçebe aşiretler toplulukları, ekonomik faaliyetlerini küçükbaş hayvancılıkla sürdürür; mevsim ve bitki örtüsü durumuna göre de yaylalardan steplere, steplerden yaylalara göç ederler. Bu göçerler daima çadır hayatı yaşayan, birlik duygusu gibi bağlarla birbirine kenetlenen ve de bir lidere bağlanmayı tercih eden geleneksel gruplardan oluşmaktadır. 
Anadolu yarımadasında göçerlerin özgül dünyasında önemli bir yeri olan Beritan ve Alikan göçer ailelerin egemenliğini temsil eden çadırlarda misafirlerin karşılanacağı ve yatabileceği bölümler olduğu gibi, yalnızca misafirlere ait özel çadırlarda olabilmektedir. Bu misafir çadırlarının varlığı zenginliğin bir ifadesi olmaktan ziyade, göçer kültüründe misafirlere gösterilen saygının bir ifadesi olarak kabul görmektedir. 
Biçimi ve türü ne olursa olsun, kısa sürede kurulup sökülebilir oluşu, ham maddesinin kolay sağlanıp dokunabilirliği, iklim şartlarına uygunluğu ve çok yönlü yararlanma biçimleri açısından çadır önemli unsurlardan birisidir. 
Çadır, coğrafi koşullara uyum sağlayan, göçebe yaşamın döngüsüne en iyi uyan ve çevre koşullarının etkisini gideren ve hayvanlarla birlikte barınmayı sağlayan bir konut şeklidir. Dolayısıyla konutların meydana getirilmesinde coğrafi etkenler kadar, alışkanlıklar, gelenek ve görenekler, istekler ve eğilimler de büyük rol oynamaktadır. 
Kıl çadırın içinde mekânsal birimlerin tanziminde hane reisi, misafirler, gıda maddeleri, ürün, kadınlar ile erkeklerin barınma yerleri belirgin biçimde ayrışmıştır. Göçebe toplumunda iki direk üzerine konmuş çadırlar, çobanlara ve yoksullara aittir. Normal çadırlar 4-5 direkli, 6-7 direkli çadırlar ise reis çadırları veya ulu kimselere ait olanları temsil etmektedir. 
Ayrıca çadırların kuruluşunda gözetilen sıralama düzeninde reis çadırına göre konumlanan uzaklık veya yakınlık, o kişinin topluluk içindeki statüsünü tayin edebilmektedir. Güney Anadolu göçerleri olan Yörüklerin çadırları genellikle üç direkli çadırlardan kurulurken, Doğu Anadolu Bölgesi’ndeki göçer Kürt aşiretleri ile güneybatı İran’daki Kaşkailer’in çadırları ise 10-12 direkli düzenle kurulurlar. 
Anadolu yarımadasında Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerinde toplumsal desenin kırsalda baskın olan görünümü ve modernleşmeden çok fazla etkilenmeyen sosyal tutumları, bu halkın kültürel döngülerini belirler; sömürüyü bir araç olarak kullanan ağa-tarikat erkinin varolmasına fırsat verir. 
Toplumsal cinsiyet olgusunda ezilenleri temsil eden kadın, erkek egemenliğinin dinsel imgelerle şekillenen erkine kurban edilmiştir. Aşiret dizgesini oluşturan toplumsal katmanlar kümesinde sosyal ilişkileri düzenleyen kurallar, yüzyılların ortak kabulleriyle benimsenen geleneklerin yarattığı alışkanlıkların tümünü kapsar. Kürt aşiretlerin toplumsal dokusunda belirleyici olan itaat, aslında önderden çok, onun da bağlı olduğu geçmişin miras bıraktığı ortak değerlerin sözlü kabulüne dayanır. 
Anadolu yarımadasında Türkiye’de toplumsal ve politik dönüşümde 
göçer yerleşimlerin sonu mu acaba diye sorulabilir? Osmanlı İmparatorluğu’nun hüküm sürdüğü zaman aralığı ile yeni Türkiye Cumhuriyeti’nin yakın tarihine kadar, Anadolu coğrafyasında göçer olarak yaşamlarını büyük gruplar halinde sürdüren Kürt ve Türk Yörük aşiretleri hep olagelmiştir. İçinde bulunduğumuz zaman diliminde ise, özgün nitelikleri neredeyse tümden yok olmuş göçer aşiretlerden geriye kalan, küçük grupların toplumsal bellekte bıraktığı yoksulluğun ve yurtsuzluğun derin izdüşümleridir. 
Osmanlı devlet anlayışının göçerlere yönelik politikalarında temel yaklaşım, konar-göçer toplulukları yerleşik düzen içinde eritebilmek ya da aşiret liderlerine verilen payeler ile düzenli bir gelir sağlamak olmuştur. 19. yüzyılın sonlarına kadar Kürt kökenli aşiret ve kabilelerin ekonomik yapısı ve toplumsal düzenleri göçer karakterli koyun yetiştiriciliğine dayanmaktaydı. 
Bu dönemlerden itibaren Kürt feodal ve kabile örgütlenme sisteminin çözülmeye başladığı, değişik örgütlenmeler boyutunda küçük tarımsal faaliyetlerin ortaya çıktığı görülmektedir. Göçer toplulukların yaşamlarını idame edebilmeleri, hayvancılık ile ürettiklerini tüketmeleri, satmaları ve takas edebilmeleriyle gerçekleşmektedir. 
Yaşam alanları sınırlı olan göçer topluluklar olan aşiretler barınma ihtiyaçlarını mobil evlerle yani çadır veya yurt karşılamak zorundalar. Süregelen devlet politikalarında ortaya çıkan değişimler, bölgesel sorunlar, kentleşme hareketleri ve nüfusun artması, göçerlerin yaşam alanlarını ortadan kaldırdığı gibi, önlerine konulan yerleşik hayat seçeneği de bilinmezlik mecrası içinde aşina olmadıkları yeni bir yaşam şeklidir.
Güneydoğu Anadolu Bölgesi’nin toplumsal düzenini belirleyen toprak mülkiyetindeki dengesizlikler, ağalar, beyler ve şeyhler lehine olan yapısını hâlâ koruyabilmektedir. Hayvancılığın bölge için belirleyici olan sosyal ve ekonomik öneminin örselenmesi, kırsal nüfusun yoksullaşarak kentsel nüfusa dönüşmesi ve bölgesel sorunların yarattığı zorunlu göç ve yayla yasakları, bölgenin suretinde beliren temel sorunlar olarak güncelliğini korumaktadır. 
Türkiye’de son yıllarda küreselleşmeyle birlikte yaşanan toplumsal dönüşümler, iradi olmayan bölgesel göç, şiddet ve terör olayları, göçerlerin toplumsal dokularını ve yaşam alanlarını yok etmektedir. Büyük kentlere göç ederek şehir hayatına katılan aşiret mensuplarının sayısı azımsanmayacak kadar çoktur. Bu insanların ekonomik yetersizlikleri, çevresel uyum ve kültürel farklılıkları, onları kent yaşamı içinde aşiret örgüsü etrafında birleştirmiş, yeni bir hayatın çok da kolay olmadığını göstermiştir. Bu ayrıksı yaşam için, uzakta cesur olmak kolaydır ve güvenlidir. 
Anadolu yarımadasında toplumsal bir düzenin ayrıksı desenini temsil eden göçerlerin bir kesimi, bugün içinde yaşamaya zorlandıkları dört duvarın gerçek sorumluluğunu idrak edemeden, yerleşik hayatın sosyal ve kültürel sorunlarıyla yüzleşmek zorunda bırakılmışlardır. Yaylak ve kışlak yerlerinin daralması, mera yerlerinin yasaklanması ya da toplumsal ilişkiler bağlamında yaşadıkları yalnızlık duygusu onları toplumsal düzende dışladığı gibi, çözülmesi zor olan sorunlarla da baş başa bırakmıştır. 
Cumhuriyetin kuruluşu sonrasında, yaylalarının en yakın köyün malı haline getirilmesini öngören kanun ve kararların yapılması, bu yaşam şeklinin rengini değiştirmiştir. Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerinde 1985’lerde ortaya çıkan sosyal ve politik sorunlar sarmalıyla birlikte, İran ve diğer ülkelerle olan sınır ilişkilerinin kapanması, Körfez kriziyle de Irak pazarının düşmesi ve en önemlisi de yayla yasağının getirilmesi, göçebe toplulukların hayvanlarını kaybederek daha da fakir hale gelmelerine neden olmuştur. 
Bu sürece paralel olarak, meraların hızla küçülmesi, köyün ortak malına dönüştürülmesi, ağa veya beylerin denetimine geçmesi, beraberinde mera kiralarında oldukça fazla artışı getirmiştir. Hayvanlarını büyük bir oranda kaybeden binlerce göçebe aile ortaya çıkan yoksullukla birlikte kentlerin çeperlerine sığınmak zorunda kalmışlardır.
Anadolu yarımadasında ilerleme, bu büyük uygarlıklar yok olduğu için hiç durmadı, kaldığı yerden devam ederek toplumdan topluma aktarıldı. Homo Sapiens’in yazarı Harari ve daha kapitalist bir söylem ile Refahın Evrimi'nin yazarı olan Matt Ridley, bu kaçınılmaz gerçeğe vurgu yapmışlardı. 
İnsanlık, gerçekten modern bir çağda mı yaşıyor ya da yaşadığımız çağ için yapılan tanımlar, tüm toplumları kapsar nitelikte midir? Bu soruya net bir cevap vermek oldukça güçtür. Çünkü, gelişmişlik dediğimiz kavram, toplumlarda ortak bir düzlem üzerinde gerçekleşmiyor. Günümüzde teknoloji ve siber çağında yaşadığı düşünülen toplumlar olduğu gibi halen ekonomisini avcılık, göçerlik üzerine kurmuş toplumlar da mevcuttur. 
Anadolu yarımadasında aynı çağ içinde yaşayan toplumlar arasındaki gelişmişlik düzeyi farkının oldukça fazla olduğu açıkça söylenebilir. Toplumlar arasındaki bu fark, toplumsal diyalektiktiğin işleyiş biçimi açısından bakıldığında olağan bir sonuçtur. Ancak bu durum, gelişmemiş toplumların ilerlemesi ya da gelişmiş toplumların gerilemesi için bir engel teşkil etmez. 
Toplumlar arası gelişmişlik düzeyi farklılığının, günümüzden yaklaşık 12 -10 bin yıl önce insanın ilk tarım kültürüne başlaması ile oluşmaya başladığı söylenebilir. İklimsel koşullar ilk olarak Anadolu ve Mezopotamya coğrafyalarında insanın doğayı kontrol etmeye başlamasına izin verdi. 
Tarımın başlaması yaklaşık 1 milyon yıldır bilinçli olarak göçer şekilde yaşayan avcı-toplayıcı insanın üretim ilişkileri ve üretim bilincinin de değişmesine neden oldu. Bu değişim, yerleşiklik, ticaret, üretim ve teknoloji ve en önemlisi hem bireysel olarak insanı hem de toplumsal olarak birlikte yaşamı, sürekli ve hızlı bir değişim içerisine soktu. 
En merkezde yer alan Anadolu ve Mezopotamya büyük bir hızla gelişimini ve değişimini sürdürürken, suya düşen damla misali merkezden uzaklaşan halkalarda bu değişim ağır oldu ve zaman aldı. Bu durum, ilerleyen birkaç bin yılda toplumlar arası gelişmişlik düzeyinin de büyük oranda açılmasına neden oldu. 
Mezopotamya yapısal ve yönetimsel olarak karmaşık toplumsal yapısını tamamı ile şekillendirmişken, dünyanın uzak coğrafyalarında toplumlar hâlâ tarım kültürüne bile başlamamış, tarım öncesi toplumsal üretim biçimi olan avcılık-toplayıcılık ile yaşamlarını sürdürmeye devam etmişlerdi. 
Temel soru ya da asıl sorulması gereken soru ve sorun, binlerce yıl uygarlığı taşıyan Doğu dünyası, uygarlığın gerisine nasıl düştü? Doğu dünyası uygarlığı artık geliştirici ve ilerletici değil de tamamen tüketici bir noktaya nasıl ulaştı?
İnsanlık tarihi için söylenen en kesin ifadeli olgulardan bir tanesi insanlığın sürekli bir ilerleme üzerine kurulu olduğu gerçeğidir. İnsanlık ya da uygarlık sürekli bir ilerleme içerisinde. Ancak, bu uygarlığın belli bir toplum ya da belli bir kültüre ait olduğu anlamına gelmiyor. Bu nedenle uygarlığın mutlak bir sahibi tarih boyunca hiç olmadı. Uygarlık, insanlığın ortak paydası olarak gelişmeye devam etti. 
Günümüzden yaklaşık 4 bin yıl öce Anadolu’da kurulan Hititler ya da Akdeniz’in ötesindeki bir diğer büyük uygarlık olan Mısır ve aynı şekilde daha yakın tarihe baktığımızda Bizans Doğu Roma İmparatorluğu ve Osmanlı gibi imparatorlukların, yaşadıkları çağın en gelişmiş güçleri olarak tanımlandığı gibi uygarlığın gelişimine de büyük katkılar sağladığı söylenebilir.
Tüm bu uygarlıklar, sahip oldukları güç, zenginlik ve teknolojiye rağmen tarihsel süreç içerisinde yok oldu. Tüm bu uygarlıklardan geriye kalan maddi kalıntılar ise arkeologların geçmişi anlamak için kullandığı bir bilgi kaynağı olurken müzeciler için sergilenecek eser halini aldı. 
İlerleme, bu büyük uygarlıklar yok olduğu için hiç durmadı, kaldığı yerden devam ederek toplumdan topluma aktarıldı. Homo Sapiens’in yazarı Harari ve daha kapitalist bir söylem ile Refahın Evrimi'nin yazarı olan Matt Ridley, bu kaçınılmaz gerçeğe vurgu yapmışlardı.
Asıl soruyu tekrar sorarsak, tarih bizi yanılttı mı? Eğer Akdeniz ve Mezopotamya toplumları uygarlığın ilerlemesinde sürekli öncü oldular ise şimdi neden uygarlığın çok gerisindeler. Uygarlık tarihi acısından baktığımızda ilkler hep burada keşfedilmedi mi? İlkyazı, ilk ticaret, ilk tarım, ilk ev, ilk kamusal yapı. İktisat tarihi acısından baktığımızda uygarlık en ilkelden en gelişmişe doğru belli bir sıralama ile ilerlemez mi? Öyle olsaydı bugün ilkel olarak görülen Doğu toplumlarının ki çoğu hâlâ sanayi öncesi üretim ilişkileri ile varlıklarını sürdürüyorlar, bugün gelişmiş sanayi toplumları olması gerekmez miydi? 
Örneğin Irak, bugün gelişmiş modern bir ülke olan İsveç ile kıyaslandığında gelişmişlik açısından geri kalmış bir ülke olarak görülebilir. İsveç de Irak’ın tam tersi olarak gelişmiş ve modern bir örnek ülke olarak nitelendirilebilir. Ancak günümüzden birkaç bin yıl geriye gittiğimizde İsveç, bırakın gelişmiş olmayı, o dönem için dünyanın en barbar ve vahşi yaşam şartlarının hâkim olduğu bir coğrafya olarak kabul edilirdi. Irak ise o dönemde dünyanın merkezi olarak nitelendirilen, gelişmişlik düzeyi oldukça yüksek bir bölge olarak kabul edilirdi. 
Yazı çoktan bu coğrafyada keşfedilmiş, içinde felsefe, matematik, teknik bilginin olduğu anıtsal yapılar ve eserler üretebilmişlerdi. Öyle değil mi gerçekten! Gelişmiş Batı ülkelerini gezdiğinizde gelişmişliğin göstergesi olarak sunulan müzelerin sergiledikleri eserler, az gelişmiş ülkelerin arkeolojik eserleri değil midir? 
Her ne kadar Avrupa ya da daha genel bir ifade ile Batı dünyasının müzeleri Doğu'nun antik uygarlık kalıntıları ile dolmuş olsa da, yaşadığımız çağda uygarlığın, kültürün, sanatın üretim merkezi olarak Batı gösterilebilir. Bu durum elbette Batı dünyasının yakaladığı ekonomik zenginlik ile de doğru orantılıdır. Ama yine sormak gerekir, Doğu dünyası uygarlığı geliştirmeyi nerede ve ne zaman bıraktı.

Kaynaklar:
www.aktuelarkeoloji.com.tr 
A. Nedim Nazlıcan 
1. Koçer (Göçer), bir yerde yerleşmiş olmayı mevsime ya da başka koşullara bağlı olarak yurt değiştiren kimseye veya topluluğa yerel dilde (Kürtçe) verilen bir isimdir. Her yıl bahar mevsiminde havaların ısınmasıyla Güneydoğu Anadolu Bölgesi’nden yüzlerce aile binlerce koyunla birlikte Doğu Anadolu Bölgesi’nin değişik yerlerinde yaylalara çıkarlar. Yüzyıllardır hareketli bir hayatı benimseyen Göçerlerin bir ay süren yolculukları çoğunlukla Erzurum, Bingöl, Muş, Van, Elazığ ve Tunceli vb. illerin yüksek rakımlı yaylalarında son bulmaktadır.
2. “Lâmekân” tasavvufta mekândan münezzeh olma, arınma, ezeli ve ebedi olma anlamına gelirken, sözlük anlamı olarak da mekânsızlığı ve yurtsuzluğu ifade eder.
3. Coşkun, E. 2003, İnsanın Yaşayan Geçmişi: Avusturalya Yerlileri, Dharma Yayınları, İstanbul, s. 28.
4. Kemal, 2007, ss.263-264.
5. Özge, 2007.
6. Özer, 1998, ss.113-114.
7. Köroğlu, 1982c, s.14.
8. Kutlu, 1992, s.60.
9. Beşikçi, 1992b, s.224; Uluç, 2010, s.37.
10. Taşdelen, 1997, s.17; Şahin, 2006, s.257.
11. Cribb, 1991, ss.19-20; Millingen, 1998, s.26.
12. Köroğlu, 1982d, s.19.
13. Eberhard, 1953, s.38; Kutlu, 1992, s.59; Bruinessen, 2002, s.115.
14. Faegre, 1979, ss.7-8.
15. Köroğlu, 1982a, s.11; Salmış, 2009, s.7.
16. Oğuz, 2007, s.5.
17. Beşikçi, 1992a, s.75; Zhang, vd. 2007, s.21.
18. Taşdelen, 1997, s.22.
19. Huntington, 1902, s.386
20. Marsden, 1976, ss.25-26.
21. Köroğlu, 1982b, s.10; Tekeli, 2008, s.115.
22. Beşikçi, 1992c, ss.424-425.
23. Kemal, Y. 2009, Ağrı Dağı Efsanesi, YKY, 24. Baskı, İstanbul.
24. Kur’an-ı Kerim’in pek çok suresinde cennet tanımı ve tasvirleri yer almaktadır. Sonsuzluk boyutunda ifadesini bulan cennet mekânının altlarından ve içlerinden ırmaklar akan; akan kaynakların, pınarların, temiz su ırmakları ve tadı bozulmayan süt ırmaklarının, güzel kokulu otların bulunduğu dile getirilir. Genişliği yerle göğün genişliği kadar olan; yakıcı sıcağın ve soğuğun görülmediği; rızıklanılan yağ ve katık veren; ferahlık ve aydınlık içinde; dinlenilecek yer şeklinde bir mekân olarak tasvir edilmektedir. Günümüzde yaylaların ifade ettiği anlamlar ile benzer imgeler taşıması dikkat çekicidir. Bkz. Kur’an-ı Kerim, Türkçe Meali, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları, 1985, Ankara.
25. Yüzyıllar boyu yerleşik düzene geçmemek için direnen ve Toroslar’ın koyaklarında yaşam mücadelesi vermiş olan Yörük Türkmenleri’nin demirci Haydar Ustası (pir olan roman kahramanı), Çukurova’nın yaylaklarında daralan yaşam alanları ve doğadan koparılışları için, Tanrıya olan yakarışlarını şöyle dile getiriyor: “Ben seni bilmez miyim, sen bizi bıraktın. Sen gökleri, yıldızları, ormanları suları bıraktın, sen camilerden çıkmaz oldun. Sen kendine ışıklı, büyük kentler kurdun. Sen kendine gökten uçan demir kuşlar yaptın. Sen kendine toprağı yiyen, yerken uluyan canavarlar yaptın. Sen, üst üste evler, yedi denizler yaptın. Bize çukurda bir kışlak, Aladağda bir yaylak ver desem, vermezsin ki… Ben de bu gece sana kışlak için yalvarmam, mümkünatı çaresi yok yalvarmam. Bu oba da sürünsün senin sayende. Varsın ölsünler, kırım kırım kırılsınlar. Senin yüzünden”.(Kemal, 2007, ss.10-11.)
26. Beşikçi, 1992a, s.46.
27. Cribb, 1991, s.101.
28. Kutlu, 1992, s.63.
29. Beşikçi, 1992a, s.107.
30. Köroğlu, 1982c, s.14; Beşikçi, 1992a, s.111.
31. Cribb, 1991, ss.86-88.
32. “Sürü” filmi, Türkiye’de “göçer bir yaşam”ın, kültürel, toplumsal ve eleştirel bir biçimde kolayca kavranabilen bir görüntüsünü sunuyor. Bir yanda, kadınların sadece bir nesne gibi kullanıldığı, geleneklerine bağlı pederşahi bir toplumu, diğer yandan genç bir çiftin, bu baskıcı modeli kırmaya çalışmasını görmekteyiz. Oğul Şiwan, onu sınırlayan ve ailesine bağımlı olmasına neden olan geleneğe isyan etmektedir. (Bkz. Yılmaz Güney, Sürü Filmi 1978)
33. Houston, 2009, s.22.
34. Uluç, 2010, s.39.
35. Eberhard, 1953, s.38.
36. White, 1998, s.139.
37. Tomanbay, 1995, s.96.
38. Yves Simonneau (yönetmen), Bury My Heart at Wounded Knee (Kalbimi Oraya Gömün), 2007. Bu film, Amerikan yerlilerinin (Siox Nation-Siu Kabilesi) dramını, yok oluşlarını, topraklarından koparışlarını ve yiten bir yaşamın hüznünü lirik bir dille anlatır. Yukarıda alıntılanılan söz, filmin ilk sahnelerinde bir Kızılderili tarafından söylenilmektedir.
KAYNAKLAR
Beşikçi, İ. 1992a, Doğu’da Değişim ve Yapısal Sorunlar: Göçebe Alikan Aşireti, Yurt Yayınları, Ankara. 
Beşikçi, İ. 1992b, Doğu Anadolu’nun Düzeni: Sosyo-Ekonomik ve Etnik Temeller I, Yurt Yayınları, Ankara.
Beşikçi, İ. 1992c, Doğu Anadolu’nun Düzeni: Sosyo-Ekonomik ve Etnik Temeller II, Yurt Yayınları, Ankara. 
Bruinessen, M.V. 2002, “Kurds, States and Tribes”, Tribes and Power: Nationalism and Ethicity in the Middle East, (ed.) Faleh A Jabar ve Hosham Dawod, Saqi, Londra, ss. 165-187.
Cribb, R. 1991, Nomads in Archaeology, Cambridge University Press, New York-Port Chester-Melbourne-Sydney.
Eberhard, W. 1953, “Nomads and Farmers in Southeastern Turkey”, Oriens, cilt:6, sayı:1, ss.32-49.
Faegre, T. 1979, Tents: Architecture of the Nomads, John Murry, Londra.
Houston, C. 2009, “An Anti-History of a Non-People: Kurds, Colonialism, and Nationalism in the History of Antropology”, Journal of the Royal Antropological Institute (N.S.) 15, ss. 19-35.
Huntington, E. 1902, “The Valley of The Upper Euphrates River and Its People”, Bulletin of the American Geographical Society, cilt:34, sayı:5, ss.384-393.
Kemal, Y. 2007, Binboğalar Efsanesi, YKY, 10. Baskı, İstanbul.
Köroğlu, M. 1982a, “Beritanlı Aşireti-Mekânsal Örgütlenme I”, Mimarlık, sayı:177, ss. 11-17. 
Köroğlu, M. 1982b, “Beritanlı Aşireti-Mekânsal Örgütlenme II”, Mimarlık, sayı:178, ss. 9-11. 
Köroğlu, M. 1982c, “Beritanlı Aşireti-Mekânsal Örgütlenme III”, Mimarlık, sayı:179-180, ss.10-15. 
Köroğlu, M. 1982d, “Beritanlı Aşireti-Mekânsal Örgütlenme IV”, Mimarlık, sayı:181, ss. 19-22. 
Kutlu, M. M. 1992, “Yaşayan Bir Alt-Kültür Geleneği: Anadolu Göçer Kültürü”, IV. Milletlerarası Türk Halk Kültürü Kongresi Bildirileri, I. Cilt Genel Konular, Kültür Bakanlığı Halk Kültürlerini Araştırma ve Geliştirme Genel Müdürlüğü Yayınları:64, Seminer, Kongre Bildiriler Dizisi:34, ss. 59-64.
Marsden, D. J. 1976, “The Qashqa’i Nomadic Pastoralists of Fars Province, In the Qashqa’i of Iran”, World Festival of Islam, Whitworth Art Gallery, Manchester University Press, Manchester, ss.9-28.
Millingen, M. F. 1998, Kürtler Arasında Doğal Yaşam, (çev.) Nuray Mestci, Doz Yayınları, İstanbul.
Oğuz, M. Ö. 2007, “Folklor: Ortak Bellek veya Paylaşılan Deneyim”, Milli Folklor, cilt:19, sayı:74, ss.5-8.
Özer, A. 1998, Modernleşme ve Güneydoğu, İmge Kitabevi, Ankara.
Özgen, N. 2007, “State, Border, Aşiret: Re-Consruction of Aşiret as an Ethnic Identity”, Türkçe basım, Toplum ve Bilim, sayı:108, ss.239-261.
Salmış, F. 2009, Yorgun Ezgiler ¦ Koçerler, Malatya.
Şahin, İ. 2006, Osmanlı Döneminde Konar-Göçerler (Nomads in the Ottoman Empire), Eren Yayınları, İstanbul.
Taşdelen, H. M. 1997, Göçerlerin Şehirleşmesi (Beritanlı Aşireti Örneği), Turan Yayıncılık, İstanbul.
Tekeli, İ. 2008, Türkiye’de Bölgesel Eşitsizlik ve Planlama Yazıları, Tarih Vakfı Yurt Yayınları, İstanbul.
Tomanbay, M. 1995, “GAP: Güneydoğu’nun Makus Talihine Çare (mi)?, Ekonomik Yaklaşım, Gazi Üniversitesi İktisat Bölümü, sayı:17-18, Ankara, ss.89-99.
Uluç, A. V. 2010, “Kürtler’de Sosyal ve Siyasal Örgütlenme: Aşiret”, Mukaddime, sayı:2, ss.35-52.
White, P. J. 1998, “Economic Marginalization of Turkey’s Kurds: The Failed Promise of Modernization and Reform”, Journal of Muslim Minority Affairs, cilt:18, ss.139-158.
Zhang, M. A., E. Borjigin ve H. Zhang, 2007, “Mongolian Nomadic Culture and Ecological Culture: On the Ecological Reconstruction in the Agro-Pastoral Mosaic Zone in Northern China”, Ecological Economics, sayı:62, ss.19-26.
URL1: http://www.saradistribution.com/galeri.htm (Erişim tarihi: 13 Nisan 2011)

--------------------------------------------- 
Kamera/Metin Yazım : Mehmet SÖKMEN 
Seslendirme : Rüksan Atak SÖKMEN
Çekim Tarihi : 28.05.2018
Prodüksiyon Yapım Tarihi: 06.04.2021
Video Prodüksiyon Yapım, Yayın Ve Yönetmeni: Mehmet SÖKMEN - 0532 525 84 93 
web: www.mehmetsokmen.tv
         www.youtube.com/mehmetsokmen1

Bu haber 96 defa okunmuştur.

Delicious  Facebook  FriendFeed  Twitter  Google  StubmleUpon  Digg  Netvibes  Reddit

Gezi Notlarımız

Katmanlı Merdiven Şelalesi Ve Devkazanı Serik

Katmanlı Merdiven Şelalesi Ve Devkazanı Serik Elbette sizlerde çok sayıda şelale ve dev kazanı görmüşsünüzdür. Ancak Katmanlı Merdiven Şelalesi Dev Kazanı dünyad...

Kumun Sanata Dönüştüğü Yer Antalya Sandland

Kumun Sanata Dönüştüğü Yer Antalya Sandland Kumun Sanata Dönüştüğü Yer Antalya Sandland

Contributor

HAVA DURUMU


Google Translate

Mehmet SÖKMEN - 05325258493 Bu web sitesindeki tüm videoların linklerini adımızı göstererek kullanabilirsiniz ISBN: 978-605-88104-0-2
RSS Kaynağı |